Hafta Başı (69): Mesut Özarslan olayı | İran-ABD müzakereleri | Öcalan'a umut hakkı

09.02.2026 medyascope.tv

9 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Yine Kadri Gürsel'le bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: İnan ki adını daha önce duymadığım, duymuşsam bile aklımda kalmayan Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan birdenbire Türkiye'nin gündemine yerleşti. Biz yayına girmeden biraz önce kendisi bir açıklama yaptı. Söylediği şu: “Ben kimseyle görüşmedim. AKP ve MHP ile eşit mesafedeyim. Özgür Özel bu yazdıklarının hesabını verecek.’’ Nedir mesele? Bu kişinin AKP'ye geçeceği haberi, AKP yanlısı gazeteciler tarafından kulis bilgisi olarak açıklandı. O da yalanlamadı. Bunun üzerine, belli ki Özgür Özel, Özarslan’ı arayıp, iddiaları yalanlaması için baskı yapmaya çalışıyor. Özarslan, Özgür Özel'in telefonlarına çıkmıyor. O da, WhatsApp’tan ona uzun uzun bayağı sert mesajlar yazıyor. Çok hakaretler var. Sonra, bu kişi CHP’den istifa etti. İstifa gerekçelerinden birini de Özgür Özel'in kendisine söyledikleri sözler olarak gösterdi. Aslında etmeyecekmiş ama bu yazılanlardan sonra istifa etmiş. Sonra bu WhatsApp yazışmaları dolaşıma girdi. Özarslan CNN Türk'e bağlandı. Ve şimdi, “AKP'ye, MHP'ye eşit mesafedeyim. Kimseyle görüşmedim” diyor.
Kadri Gürsel: Yani, “AKP ve MHP'den kimseyle görüşmedim” diyor.

Ruşen Çakır: Kimseyle görüşmemiş. Ama kendisi ülkücü kökenli.
Kadri Gürsel: İYİ Parti'den.

Ruşen Çakır: İYİ Parti’den, ama ülkücü hareketten. ‘İ’lâ-yı kelimetullâh’ gibi şeyler söylüyor. Normal şartlarda, bir partiye geçecek olsa, bu partinin iktidardan MHP olması lazım, ama adı AKP ile anılıyor. O da, “AKP ile MHP’ye eşit mesafedeyim” diyor. İkisinden herhangi birine geçebilirim anlamına geliyor bu. “Geçmeyeceğim” demiyor. Şu anda istifa etmiş durumda. Ve en önemli hususlardan birisi, bu kişinin Mansur Yavaş’ın ekibinden olması. Mansur Yavaş’ın Ankara'da gösterttiği adaylardan birisi. Onun ayrılıyor olması tabii ki Mansur Yavaş’ın aleyhine olacak. Mansur Yavaş da uzun bir açıklamayla, onun yaptıklarının yanlış olduğunu söyledi. Mesut Özarslan bugün, “Mansur Yavaş kendisine dikkat etsin. Milliyetçi muhafazakâr oylar giderse onun da hiçbir şansı kalmaz” dedi. Yani kendi yaptığını Mansur Yavaş’ın da yapmasını istiyor. AKP çarşamba günü grup toplantısı yapacak. Toplantılarını genellikle 15 günde bir yapıyor. Çarşamba günkü grup toplantısında, Mesut Özarslan'ın AKP’ye geçmesi bekleniyordu. Bütün bu yaşananlardan sonra geçer mi yoksa erteler mi, bilmiyorum, ama bize o kadar çok şey gösteriyor ki. Bu neden oluyor? Hakkında bir soruşturma söz konusuymuş hakkında.
Kadri Gürsel: Beş tane suç duyurusu yapılmış. Keçiören Belediyesi'nden önce, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde de bazı şirketlerde yetkili konumdaymış. AKP'liler, onun oradaki faaliyetlerine istinaden suç duyurusunda bulunmuşlar. Yani adamı yolsuzlukla suçlamışlar.

Ruşen Çakır: Bir de Özarslan, Bakan Murat Kurum'la çok samimi bir şekilde görüşüyor. Murat Kurum da tabii ona sahip çıktı. “Ne var yani? Görüşemez mi?” dedi. Şimdi olayın CHP boyutu var. Bu şahısla ilgili boyutu nereye kadar? Mesela geçenlerde CHP'den ayrılıp AKP'ye geçen bir milletvekili vardı. Mersin milletvekili miydi, Adana mıydı?
Kadri Gürsel: Mersin.

Ruşen Çakır: Adını hatırlıyor musun?
Kadri Gürsel: Hayır, hatırlamıyorum. Ama benim suçum hatırlamam gerekir. 

Ruşen Çakır: Ben de hatırlamıyorum. Ama ettiği lafları hatırlıyorsundur.
Kadri Gürsel: Evet. Ettiği laflarla, o grup toplantısında AKP'lilerin bile müstehzi tebessümlerine neden olmuştu. Bu kadarını bile beklemiyorlardı herhâlde.

Ruşen Çakır: Kraldan çok kralcı.
Kadri Gürsel: Ama izleyici bu tabirimi mazur görsün, yağcılık ve yalakalıkta gerçekten her türlü haddi aştı, geride bıraktı. Şöyle düşünüyorum: Utanma duygusu olan insanlar da kendilerini böyle şeyleri yapmaya mecbur hissedebilirler günün sonunda. Çünkü karşı karşıya kaldıkları şey her neyse, dirençleri yoktur yahut siyasetten beklentileri çok farklıdır, karakterleri müsaittir, donanımları eksiktir. Ama bunu da yapmak zorunda değilsin. Zaten gideceğin yere yuvarlanmışsın, oralara düşmüşsün sonuçta siyasette. Ben buna böyle bakıyorum. Ama yuvarlanıp düştüğün yerde kendini daha fazla batırmak için çaba göstermene zaten gerek yok. O aslında utancını gizlemek için yapılıyor biraz.

Ruşen Çakır: Daha önce de bu kişi hakkında AKP'ye geçecek rivayetleri çıkıyor ve arkadaşımız Özgecan Özgenç, CHP'nin Sivas mitinginde kendisine soruyor. O da, “Yok böyle şeyler, uyduruyorlar. Artık devir CHP devri” diyor. “Devir CHP devri” diyen bir kişiye göre CHP, iktidar oluyor. Yani ‘‘Niye bu trenden ineyim?’’ demeye getiriyor. İniyor olmasında tabii böyle bir boyut var. Bence Erdoğan'ın bu transferleri yaparak, transferleri kabul ederek -ki bunu yapıp yapmayacağını bilmiyoruz-, daha önce yaptıkları şunu gösteriyor: Eğer iktidar treni yol almıyor olsa, bu insanlar niye geliyor? Bu kişinin de, daha önce geçenlerin de seçmen nezdinde yarattığı imaj, ‘‘Demek ki AKP kalıcı. Bunlar AKP’ye gittiğine göre gemi batmıyor.’’
Kadri Gürsel: Evet. Ama ‘’bunlar’’ diye bahsettiğin insanları tehdit edersen, şantaj ve baskı yaparsan, ‘’Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrıl yoksa tutuklanacaksın, içeri gireceksin, mal varlığına da el konulur’’ gibi çeşitli tehditler ve şantajlar yapılırsa, bu durum, gemi batsa bile, bu insanları o batan gemiye atlamaya zorlamak anlamına geliyor. Sonuçta Özlem Çerçioğlu vakasında olduğu gibi... Özlem Çerçioğlu'nun hapse girmeyi göze alamadığı, alamayacağını söylediği rivayet edilir. Bu adam hakkında da çeşitli suç duyuruları olduğu biliniyor. Özgür Özel de, kendisine ait olduğu iddia edilen o WhatsApp mesajlarında belirttiği gibi, ‘‘Demek ki sen de hırsızmışsın’’ diyor ya, normal şartlar altında, AKP'nin indiği, CHP'nin çıktığı bir siyasi süreçte, ‘’Böyle bir şey nasıl oluyor?’’ diye sorabilirsin. Ama ortada bir baskı var. Ya da normal şartlar altında, AKP'nin indiğinin varsayıldığı bir süreçte bu tür istifalar yaşandığında, ‘’Demek ki AKP inmiyormuş aslında, gittikleri falan yokmuş’’ diye düşünürsün, ama olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Aslında senin söylediklerin, bu olağanüstülüğün olağanlaştığı anlamına geliyor. Çünkü insanlar eğer, ‘’CHP'den istifalar var. Demek ki CHP'de pek iktidara gelmiyor. Böyle bir trend yok. Mevcut iktidar da kalıcı galiba. Kalıcı olmasa AKP'ye geçmezlerdi’’ diye düşünenler varsa, onlar da aslında yaşadığımız bu olağan dışılık hâlini içselleştirmiş, kanıksamış insanlardır. Şartlar bu; bunun asla unutulmaması lazım. Burada, aslında bu insanların partilerinden, CHP'den ayrılıp AKP'ye geçmelerinin nedeni, daha çok menfaat, daha büyük menfaat, daha büyük olanaklar veyahut zenginleşme imkânı değil, tam tersine, başlarına geleceğini anladıkları bir felaketi, kendilerini tehdit eden odağa katılmakla savuşturma gayesi olduğu çok açık. Mesut Özarslan'ın tavrına baktığın zaman zaten öyle olduğu anlaşılıyor.

Ruşen Çakır: Çarpıcı bir örnek var: Mesela Fatih Erbakan'ın Genel Başkan olduğu Yeniden Refah Partisi, yerel seçimlerde büyük bir patlama yaptı; çok sayıda belediye başkanlığı kazandı. Seçimlerden birkaç ay sonra o belediye başkanlarının ezici bir çoğunluğu gitti. Bir tek, Şanlıurfa'daki Büyükşehir Belediye Başkanı AKP'ye gitmedi ama partiden istifa etti ve bağımsız oldu. Şimdi kamuoyu araştırmalarında Yeniden Refah Partisi %2'yi bile bulamıyor. Erdoğan, transferler yoluyla bir partinin yükselişini durdurdu. Çünkü bu parti oylarını esas olarak AKP'den alıyordu ve belediye başkanlarının çoğu da zaten eski AKP'liydi. Birçoğu tekrar evlerine döndü. Bir partiyi transferler yoluyla bitirdi.
Kadri Gürsel: Eski AKP'li mi yoksa Milli Görüş’te kalanlar mı?

Ruşen Çakır: Hayır, geçen insanların çoğu AKP'den. Yani Milli Görüş’ten sonra AKP, AKP'den sonra şu ya da bu nedenle ayrılmış olanlar.
Kadri Gürsel: Fatih Erbakan’ın babasının partisinde kalanlar değil yani.

Ruşen Çakır: Hayır, Saadet’ten gelenler değil, büyük bir çoğunluğu AKP'den gelenler ve onların büyük bir kısmı da geri gitti. Şu anda parti etkisini büyük ölçüde yitirdi. Erbakan belediye başkanlarını tutup, oralarda icraat yapıyor olsaydı, hâlâ AKP'yi rahatsız eden bir parti olurdu belki. Artık rahatsız eden bir parti olmayacak.
Kadri Gürsel: Buna ne deniliyor bizim siyaset jargonunda? Seçim rüşveti mi deniliyor? Rüşvet deniliyor, değil mi?

Ruşen Çakır: Tabii.
Kadri Gürsel: Aslında rüşvet sözcüğü, siyaset söz konusu olduğunda, âdeta olağanlaştırılmış, meşrulaştırılmış bir şey. Yani bir tarafta rüşvet verirsin, diğer tarafta da baskı ve tehditle…

Ruşen Çakır: İkisi iç içe geçiyor.
Kadri Gürsel: Evet. Bu, iktidarın çok iyi bildiği ve uyguladığı bir yöntem. Bu iktidarın bir stratejik bakışı var; o da, mevcut sağın bütününün üstüne oturmak. Yani burada, iktidarının devamının tarihselliğini, sağı mümkün olduğu kadar kendi cenahında, kendi yapısı içinde toplamak ve sağdan alternatif çıkmasını önlemek olduğu görülüyor. Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ın DYP ve ANAP'ı birleştirme hamlesini nasıl bertaraf ettiklerini biliyoruz. Eğer bunların iktidarının ilk yıllarında DYP ve ANAP birleşseydi durum farklı olabilirdi. Bunu nasıl yaptıklarını biliyoruz; ayan beyan ortada. Daha sonra Mehmet Ağar da iktidarın dışından, iktidarı destekleyen, ona eklemlenmiş bir unsur olarak bu iktidarla uzun yıllar yol yürüdü ve çok çeşitli faaliyetlerde bulundu. Bunlar da zaman zaman yazılıyor, çiziliyor, söyleniliyor. Bugüne gelecek olursak: iktidar şimdi aynı yöntemi bu sefer CHP'ye karşı uyguluyor. Tabii bu sağı toplama değil, ama Mesut Özarslan'da söz konusu olan şey buna benzer bir şey. Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi'nin kongresini yargı yoluyla erteletip Meral Akşener'in genel başkan olmasını engelledi bunlar.

Ruşen Çakır: Şimdi Meral Akşener de yıllar sonra Erdoğan’la çalışıyor.
Kadri Gürsel: Ne zamandan itibaren çalışıyor, o da ayrı bir konu.

Ruşen Çakır: Evet. Mesut Özarslan’dan yeterince bahsettik.
Kadri Gürsel: Mesut Özarslan’da bir karakter meselesi bu. Tıynet, karakter… Buna müsait bir insan olduğu anlaşılıyor hâliyle.

Ruşen Çakır: Evet. İran meselesini konuşalım. Senin esas alanına bir girelim. Ben geçen gün Reza Talebi ile bir yayın https://medyascope.tv/2026/01/08/sirada-iran-mi-var-reza-talebi-anlatiyor-video/ yaptım. Talebi, Almanya'da yaşayan İranlı bir gazeteci; olayları çok yakından takip ediyor ve İran-ABD müzakerelerinin başarılı olma ihtimalini hiç yabana atmıyor. Trump bile yaptığı açıklamada ilk turun ardından pozitif şeyler söyledi. Ama tabii bu işin sağı soluğu belli olmaz. Bir diğer yandan, İran içeride hâlâ rejim muhaliflerini tutukluyor. Rejim muhalifi derken, yanlış anlamasın insanlar; İslami anlamda muhalif olan insanları da tutukluyor şu anda. Böyle bir durum var. İran'a müdahale olacak mı, olmayacak mı meselesi, rafa kalkmış gibi duruyor sanki. Kalkmış diyemiyorum, çünkü hakikaten sağı solu belli olmaz. Özellikle İsrail'in beklentilerinin ne olduğu çok belli değil. Bir de, olay sadece nükleer meselesi değil. ABD, İran'ın balistik füzelerini de gündeme getirmeye çalışıyor. Zaten nükleer meselesi başlı başına zor. Bir de balistik füzeler eklenince işler karışıyor. Ne dersin? Bir uyum, bir mutabakat sağlanma ihtimali var mı?
Kadri Gürsel: Ben de ona ortadan bir cevap verebilirim. Ortada bir müzakere varsa, bu müzakerelerin, müzakereye neden olan aktör olan Amerika açısından başarılı olma ihtimali elbette vardır. Bu müzakereler âdet yerini bulsun diye, yani bir saldırı düzenlenecekse, ama saldırıdan önce de saldırıya bir hukuki ve meşru gerekçe yaratmak için yapılıyorsa, o ayrı mesele. Sonuçta Trump yönetiminin dayattığı koşullardan vazgeçmemesi veya bu koşulları yumuşatmaması hâlinde, İran'ın, bunlara ‘’evet’’ demesinin fevkalade zor olduğunu görüyorum ve zaten bu konuda verilen demeçler var. Umman'daki görüşmeden, ilk turdan sonra taraflar döndüler. İran heyeti döndü ve ondan sonra yapılmış bir açıklama var. Sanıyorum İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklaması.

Ruşen Çakır: Evet.
Kadri Gürsel: “Biz füzeler konusunu tartışmaya açmayız, tartışılacak bir şey değil bu. Ülkemizin güvenliğin savunması için. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz,” dedi. Şimdi bütün bunları alt alta sıraladığın zaman, İran'ın balistik füze programında, kısa menzilli taktik balistik füzelerden ziyade, orta menzillerin 1,000, 1,500 kilometreye çıktığını biliyoruz. Bunu da İsrail'de gördük, 12 Gün Savaşı sırasında bunları İsrail'e karşı bolca kullandılar. Bu füzeler ciddi de hasar verdiler ve üstelik, İran bu füzeleri çok sayıda üretmiş durumda. Üşüşme, çullanma hâlinde hava savunma sistemlerini tıkayabiliyor. Sonra, nükleer program var. Amerika, “Elindeki zenginleştirdiğin bütün uranyumu teslim edeceksin. Muhalefete iyi davranacaksın, sokağa çıkanları öldürmeyeceksin, yapmayacaksın” diyor. Öldürülenlerin sayısının birkaç gün içinde 30, 40 binlere ulaştığı da iddia ediliyor. Bunlar tabii doğrulanabilen rakamlar değil, sadece iddia. Fakat çok dehşet verici hikâyeler anlatılıyor. Bir de, “Vekil unsurlarına destek vermeyeceksin. Ondan da vazgeçeceksin” diyor.
Bu dört konu, İran'ın, ta İran İslam devriminden bu yana takındığı tutumun en net, en köşeli tezahürü. İdeolojisinin ve kimliğinin sahaya yansıyan en net tezahürü. Şimdi ‘’bunlardan vazgeç’’ demek, ‘’ kendin olmaktan vazgeç’’ demek. Teslimiyet demek, ‘’teslim ol’’ demek. Amerika, “Ben seni devirme, topraklarını işgal etme arayışı içinde değilim, ama teslim olacaksın. Yoksa berhava ederim” diyor. İş sonuçta petrol ihracatına da gelebilir. İran'daki rejim 1979 Devrimi’nden bu yana, 50 yıla yaklaşıyor. Bu tür diktatörlükler, totaliter rejimlerdir. İran, tarihte ve günümüzde örnekleri görülen totaliter rejimlerden farklı; biraz yarı totaliter. Hâkim olan totaliter bir zihniyet var ama tam otoriterlik var İran'da. Bu rejimler, hele ambargolar altında, yaptırımlar altındaysa, bir süre sonra aslında bir gangsterliğe, yani kendi ülkelerini yağmalayan, soyan ve halkına zulmeden bir çeteye de dönüşebiliyor. Yozlaşma, dejenerasyon kaçınılmaz. Burada ideolojik tutumlar biraz daha geri plana düşüyorlar. Onun yerine, var kalma, iktidara tutunma gailesi ön plana çıkıyor. İdeoloji buna destek oluyor. İran’daki rejimde, tabii ki başta Devrim Muhafızları olmak üzere onu ayakta tutan silahlı güçler, Besic’ler ve molla hiyerarşisi var. Onların bu ideolojilerinden kaynaklanan, ideolojileriyle beslenen dinamizmlerini yitirdikleri kanaatinde değilim. Yani devirmesi, yıkması kolay bir rejime dönüşmüş değiller. Bu bir sıfır toplamlı oyun, öyle bakmak lazım. Eğer hayatlarını sürdürebilmek için Amerika'nın bu son derece ağır koşullarını kabul ederlerse, rejimin kendi içinde çatışmalar başlayabilir, çatlaklar baş gösterebilir. Buradaki ideolojik olarak daha aşırıcı, daha şahin unsurlar, bir tarafı ihanetle suçlayabilirler. Böyle şeyler olabilir. Ama ben Amerika'nın aradığının İran’da rejim değişikliği olduğu kanaatinde değilim.
Tarihçi Niall Ferguson, uluslararası forumların da çok aranan, oralarda çok karşımıza çıkan bir yüzüdür. Birkaç gün önce benim de aklıma yatan bir tasnif yaptı. Bir zamanlar, Fransa'nın 19. yüzyıl, 20. yüzyılın başında kendisine atfettiği medenileştirici misyon gibi, Amerika'nın da, Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra, Neo-conların iktidar üzerinde etkili olduğu dönemde, kendilerini, sanki rejimleri değiştirme, dünyaya demokrasiyi yayma görevi gibi bir görevle mücehhezmiş gibi tarif etmeye başladıkları dönem vardı. Çok kısa sürdü bu aslında. Neo-conlar, oğul Bush'un ilk döneminde de etkiliydiler. O zaman rejim değişikliği demek, bir ülkeyi işgal etmek, orada sözde demokrasiyi getirecek olan bir heyeti de iktidara getirip onları desteklemekti. Burada öyle bir şey yok. Niall Ferguson'un, rejim değişikliği ifadesi yerine kullandığı ‘’rejim dönüşümü,’’ Venezuela'da yapıldığı gibi, rejimin yıkılmadan, dışarıdan zor uygulanarak, baskı yoluyla, rejimin kendi içinde değişime tâbi tutulması. Venezuela'da Maduro yönetimine, “Sen Çin’e mi hesap veriyordun?” denildi ve Maduro'yu aldılar. Maduro’nun yardımcısı Delcy Rodriguez hâlâ şu anki yönetimde duruyor. Şimdi ona, “Bundan sonra patronum benim. Bana hesap vereceksin, o kadar. İçeride ne yaparsan yap” deniliyor. Ama içeride de bir yumuşama başladı. Mesela 350 kadar siyasi mahpusu serbest bırakmışlar. Eskisi gibi ceberut, baskıcı ve astığı astık, kestiği kestik bir tutum içinde değiller muhalefete karşı.
İran’da aynı yaklaşım yürür mü? Ben ondan şüpheliyim. Çünkü istenen şeyler, İran'ın kendisini neredeyse bütünüyle inkâr etmesi. Aslında İran, İran İslam Devrimi’nin başından beri nükleer program peşinde değildi. Nükleer programı ilk başlatan da İran Şahı’dır. Çok iddialı bir nükleer santral projesi vardı. 24 adet nükleer santral yapmayı hesaplıyordu. Tabii ömrü vefa etmedi. İran-Irak Savaşı'nın son döneminde, Irak'ın İran'a karşı yaygın ve sistemli olarak kimyasal silah kullanmasına dünyanın hiç ses çıkarmaması, bunu hiç mesele etmemesi karşısında bu programa geri dönüldü ve program Ahmedinejad döneminde, 2005'ten itibaren çok hızlandırıldı. 2009'da da Natanz’daki nükleer tesis ortaya çıktı. Şimdi bütün bunlardan dönerler mi? Belki şunun için döneceklerdir: Eğer kamu düzeni çökerse bu ülke parçalanabilir. Tekrar bir Kürdistan problemi ortaya çıkabilir, Beluçlar bir şey yapabilir. Arap topluluklar var. Belli olmaz. Ama bir taraftan da şu an Afganistan-Pakistan sınırında Peştunlar hareketli. Pakistan'ın kendi içinde bir Taliban problemi var. Tahrik-i Taliban Pakistan diye bir örgüt, oradaki kabileler bölgesinde de ciddi, istikrarsızlaştırıcı bir faaliyet içinde silahlı eylemler yapıyorlar. Yani orada bölge bu tür şeylere, karıştırmaya çok müsait şu an ve İsrail de İran'da kamu düzeninin çökmesini, İran'ın çözülmesini ister. Yani burada İsrail Amerika'yı itecektir. Önemli bir şey daha var. Diyelim ki İran kabul etti ve ‘’Tamam, füze programımızdan, nükleerden vazgeçiyoruz. Vekil unsurları tekrar ayak ayaklandırmaya, güçlendirmeye destek de vermeyeceğiz’’ dedi. Peki, bu nasıl denetlenecek? Tarihte baktığın zaman, İran İmparatorluğu 4 bin yıllık bir devlet aslında. Bunun denetlenmesi için de İran'ın bir uluslararası Parya olmayı kabul etmesi lazım. Hiç savaşmadan, hiç kurşun atmadan bunu kabul edebilir mi? Önümüzdeki günlerde, haftalarda bu soruların cevaplarını alacağız.

Ruşen Çakır: Mesela ABD'nin İran'la diplomatik ilişkileri tesis etmesi bunun bir yöntemi olabilir.
Kadri Gürsel: Bunun çok ağır koşulları olmak zorunda. Bu ancak, İran ABD'ye denetim imkânı verirse olabilir. Ahmedinejad orada kaldıkça da kolay değil. Yani Ahmedinejad'ı bir şekilde tasfiye etmek isteyeceklerdir.

Ruşen Çakır: Ahmedinejad mı? Hamaney.
Kadri Gürsel: Çok özür dilerim. Demin ondan bahsettik ya. Ali Hamaney'i. Ben bir zamanlar Ahmedinejad’la çok uğraştım. Evet, Hamaney... Hamaney’le de olmaz. Çünkü 1989'da Humeyni'nin ölümünden sonra, neredeyse 37 yıldır bugünkü İran'da Hamaney var, değil mi?

Ruşen Çakır: Hamaney için de hep, ‘’Öldü, ölecek’’ diyorlar.
Kadri Gürsel: Hamaney’in bir şekilde devre dışı bırakılması lazım ki bu konuştuklarımızın gerçekleşme şansı ortaya çıksın. Hamaney varken nasıl olacak bunlar, o da ayrı. Çünkü aslında, İran'daki bütün bu şahin politikaların sahibi, patronu ve lideri Hamaney.

Ruşen Çakır: Son olarak ‘’umut hakkı’’ meselesinden biraz bahsedelim. MHP bunu sürekli gündeme getiriyor. Umut hakkı deyince ne oluyor? Esas olarak, Abdullah Öcalan’a umut hakkı tanındığı zaman, bu, onun hapisten çıkacağı anlamına gelmiyor, ama çıkmayı umut etmesini sağlamayı vaat ediyor. Devlet Bahçeli'nin geçen hafta grup toplantısının sonunda, “Öcalan umuda,” demesi… Devlet Bahçeli bunu en önemli argüman gibi kullanıyor ilginç bir şekilde. Feti Yıldız da öyle. Hatta, “Anlaşmaya vardık” dedi. CHP umut hakkı konusundaki anlaşmayı doğrulamadı. Bu, aslında kafa karıştırıcı bir durum. O kadar şey varken, MHP'nin, Öcalan'ın ‘’umut hakkını’’ bu kadar dile getiriyor olması ve Kürt kamuoyunu ayırırsak, geri kalanlar için Öcalan'ın, Türkiye'de kamuoyunda, en azından kamuoyunun ezici bir bölümünde hiçbir itibarı yokken, Öcalan için herhangi bir şey yapmanın bir anlamı yok. Öyle değil mi? Böyle bir şey görüyor musun hiç? ‘’Artık bu da çok yattı. Her neyse, geçmişi kapatalım’’ gibi bir duygu kolay kolay yerleşeceği de benzemiyor. MHP'nin bunu bu kadar çok dile getiriyor olması, ısrarla vurguluyor olması…
Kadri Gürsel: Özür dilerim. Feti Yıldız dedin de, onun umut hakkıyla ilgili uzun bir paylaşımı oldu. Ama orada aynı zamanda Türkiye'de kurumların işlerliği, güçler ayrılığı gibi, bugün artık Türkiye'de olmayan hususlara olumlu bir gönderme yapmıştı. O ilgimi çekti benim. Bunlardan bu kadar bahsetmedim, ama umut hakkı hadisesinde, iki nedenden ötürü bir siyasi uyanıklık seziyorum açıkçası. Bir, Abdullah Öcalan’ın şubat açıklaması, daha önceki ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinin başından itibaren yahut da Ekim 2024'ten bu yana takındığı tutumla, Öcalan umut hakkından yararlanmayı hak etmiş durumda. Devletin ‘‘âli menfaatleri’’ açısından bakıldığında, bunu yerden göğe kadar hak ediyor. Çünkü PKK'yı silah bırakmaya, kendini feshetmeye çağırdı. Bu, tarihsel bir çağrıydı. Daha sonra da Kürt hareketini, bugüne kadar sahip oldukları beklentilerden vazgeçmeye, sadece bağımsız devletten değil, hatta özerklikten dahi vazgeçmeye davet etti. Şimdi bunların olmayacağını, geçersiz olacağını, günümüzde karşılığının olmadığını söyledi. Suriye için yaptığı uyarılar var. Bütün bunlar aslında umut hakkı vaadiyle ki mut hakkı konusunda da hukukçuların yaptığı, şimdi değil ama beş on yıl sonra bundan faydalanabileceği yönünde birtakım değerlendirmeler var, o, ayrı mesele.
İkincisi, bugünkü şartlarda AKP ve MHP, 2027’de yapılmasını beklediğimiz seçimler öncesinde, kendi milliyetçi muhafazakâr ve Türk tabanını yahut da Türk kimliğiyle sorunu olmayan o tabanı rahatsız etmeyecek türden ne verebilir Kürtlere? Hakan Fidan'ın, ‘’Bizden terörle alamadığınız şeyleri barışçıl yollarla almayı ümit etmeyin’’ minvalinde bir sözü var. Böyle bir şey verebilir mi, ne verebilir? Verse verse, sembolik değeri büyük olan umut hakkı yoluyla, Öcalan'ın bugün yahut 10 yıl sonra serbest bırakılması. Bu var, bunu verebilir gerçekten. Verebileceği yegâne şey aslında bu. Bunun dışında, ben bu iktidarın yasal ya da anayasal haklar itibariyle, seçimden önce Kürt hareketini memnun edecek herhangi bir lütufta bulunamayacağı kanaatindeyim. Bu bakımdan, umut hakkının üzerinde bu kadar durmaları bana çok şaşırtıcı gelmiyor. Öcalan'ın bu kadar ‘’hizmetlerinin’’ karşısında mükâfatlandırılmasıyla çok örtüşüyor; Öcalan'ın tutumuyla iktidarın beklentileri arasında gerçekten bir paralellik var. Hizmet derken tırnak içinde kullanıyorum tabii bu ifadeyi; kimseyi aşağılamak gibi bir niyetim yok. İkincisi de, ne verebilir? Başka bir şeyler vermesi lazım. ‘’Umut hakkı,’’ Öcalan’a serbestlik... Öcalan Kürt hareketinin kurucusu ve Kürt hareketi açısından büyük bir sembolizm var orada. En azından onu serbest bırakmak ve bunun da, bu yolla da ciddi bir güven arttırıcı bir adım olması hususu var. Bir de tabii, Öcalan’ın yanı sıra, çok sayıda PKK'lının da rehabilite edilmesi söz konusu. Ne demek bu? Yattıkları süre göz önüne alınarak serbest bırakılmaları yahut da suça karışmayanların, kan dökmemiş olanların da topluma geri kazandırılmaları. Öyle tarif ediliyor böyle şeyler. Ben, 2027 seçimlerinden önce bunun ötesine geçebileceğini zannetmiyorum.
Suriye'ye gelecek olursak… Suriye'de de neydi ilk başta söylenenler? Henüz YPG ve SDG Suriye'nin %30'una yakın bir bölümüne hâkimken, Türkler ve Kürtler aralarındaki meseleleri çözüp Ortadoğu'yu şekillendirecekti. Bunun bir propaganda olduğu, çok ayan beyan ortaya çıktı. MHP'den ziyade Devlet Bahçeli, Türk-Kürt kardeşliğinden söz ederken, Erdoğan ısrarla, “Türk-Kürt-Arap,” diyordu.  Neticede bugün görünen, Türk-Kürt-Arap denkleminin biraz daha geçerli olduğu yönünde. En azından orada Arap unsuru orada devreye girdi; yakın ve orta vadede Kürtlerle Türklerin Ortadoğu'yu şekillendirmelerinin olamayacağı ortaya çıktı. Bu, ağızda güzel bir tat bırakan bir ifadeydi. Ama günün sonunda elde kalan şey umut hakkı şu aşamada. Diğer her şey aslında…

Ruşen Çakır: Hikâye diyorsun.
Kadri Gürsel: Hikâye demiyorum, daha saygılı bir dil kullanmak istiyorum. Dolayısıyla, umut hakkı ve başka PKK'lıların da Öcalan'la beraber aynı süreçte serbest bırakılmaları, onlara serbestlik hakkı tanınması. Feti Yıldız'ın o sözleri önemli. Mealen aktarıyorum: Kurumsal işlerliğe bir atıf vardı. Kuvvetler ayrılığına, medyaya, aslında neyimiz yoksa ona bir atıf vardı. O zaman, ‘Bu yaptığınız nedir?’ diye sormak lazım. Tabii bu denilenlerin hiçbiri olmadığı için, bu sorunun veyahut en azından Kürt hareketinin barışçıl bir ortamda, demokratik siyaset zemininde varlığını sürdürebilmesinin de şartları tartışmaya açık.

Ruşen Çakır: Yarın Meclise gideceğim, orada görmeye çalışacağım Feti Yıldız'ı. ‘Medya ne zaman özgür olacak?’ diye sorarım ona.
Kadri Gürsel: Ben bulamadım. Aslında yanımda getirmeyi düşünüyordum, yanıltmış olmak da istemem.

Ruşen Çakır: Biliyorum, ben de hayâl meyal hatırladım. Evet, “Hukuk devleti” diyorlar. Olsa iyi olur.
Kadri Gürsel: Bunu söylemeleri zaten hukuk devletinin olmadığının kanıtı. Yani bunu hedef olarak koyarsan, olmadığını da söylemiş oluyorsun.

Ruşen Çakır: Evet, ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. Hepinize çok teşekkürler. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
11.02.2026 Gıran Özcan ile söyleşi: İsrail, ABD ve Kürtler
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı